Eskiden büyükler çocuklara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorardı. Çocuklar da hiç düşünmeden doktor, öğretmen, pilot ya da mühendis olmak istediklerini söylerdi. Bugün ise aynı soru sorulduğunda birçok gencin aklına önce meslek değil, geçim geliyor. Çünkü artık önemli olan yalnızca sevilen işi yapmak değil; o iş sayesinde ayakta kalabilmek, kira ödeyebilmek ve geleceğe güvenle bakabilmek. Ne yazık ki yeni neslin en büyük hayali, mutlu bir yaşamdan önce ekonomik olarak nefes alabilmek hâline geldi.
Bugünün gençleri, tarihin belki de en fazla bilgiye ulaşabilen nesli. Teknoloji sayesinde dünyanın her yerindeki gelişmeleri takip ediyor, kendini geliştirmek için sayısız imkâna sahip oluyor. Ancak aynı teknoloji onlara başka bir gerçeği de gösteriyor: Dünyanın birçok yerinde yaşıtları farklı fırsatlar yakalarken, kendi gelecekleri konusunda büyük bir belirsizlik yaşıyorlar. Bu karşılaştırma da umutlarını beslemek yerine çoğu zaman kaygılarını artırıyor.
Her yıl milyonlarca öğrenci büyük emeklerle sınavlara hazırlanıyor. Sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar ders çalışan gençler, yıllarca tek bir sınava odaklanıyor. Ancak sınavı kazanmak, artık hayatın garanti altına alındığı anlamına gelmiyor. Üniversiteye yerleşmek bir başarı olsa da mezuniyet sonrasında karşılarına çıkan işsizlik gerçeği, birçok gencin moralini daha yolun başında bozuyor. Diplomalar çoğalıyor fakat istihdam aynı hızla artmıyor. Sonuç olarak gençler, emeklerinin karşılığını alıp alamayacaklarını düşünerek üniversite sıralarında bile gelecek kaygısı yaşamaya başlıyor.
İş ilanlarına bakıldığında sık sık “Deneyimli personel aranıyor.” ifadesi görülüyor. Peki yeni mezun bir genç deneyimi nereden kazanacak? İşe girebilmek için deneyim isteniyor, deneyim kazanabilmek için ise işe girmek gerekiyor. Bu çelişki yıllardır konuşulmasına rağmen hâlâ tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Gençlerin karşısına çıkan bu görünmez duvar, yalnızca iş bulmalarını değil, özgüvenlerini de olumsuz etkiliyor.
Ekonomik koşullar ise bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Artan kiralar, yükselen gıda fiyatları, ulaşım ve temel ihtiyaçların maliyeti birçok genci henüz çalışma hayatına başlamadan endişelendirmeye yetiyor. Eskiden insanlar çalışarak zaman içinde ev sahibi olabileceklerine, birikim yapabileceklerine inanıyordu. Günümüzde ise birçok genç, bırakın ev almayı, tek başına yaşayabilmenin bile büyük bir mücadele gerektirdiğini düşünüyor. Bu nedenle bazı gençler hayallerindeki mesleği değil, daha fazla gelir sağlayacağını düşündükleri alanları tercih etmek zorunda kalıyor.
Bu durum yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Sürekli gelecek kaygısı yaşayan bireylerin psikolojik olarak da yıprandığı bir gerçektir. İnsan, geleceğini göremediği zaman plan yapamaz; plan yapamadığında ise umut etmekte zorlanır. Bugün pek çok genç, mezuniyetini, iş bulmayı, askerliği, evliliği hatta çocuk sahibi olmayı bile ekonomik şartlara göre değerlendirmek zorunda kalıyor. Hayatın en doğal kararları bile maddi hesapların gölgesinde alınmaya başlanıyor.
Toplum olarak gençlere sürekli “Daha çok çalışın, yabancı dil öğrenin, kendinizi geliştirin.” tavsiyesinde bulunuyoruz. Elbette bunlar çok değerlidir. Ancak her sorumluluğu yalnızca gençlerin omuzlarına yüklemek adil değildir. Bir genç ne kadar donanımlı olursa olsun, yeterli istihdam oluşturulmadığı, fırsat eşitliği sağlanmadığı ve emeğin karşılığı verilmediği sürece sorunlar tamamen ortadan kalkmayacaktır. Başarı sadece bireysel çabayla değil, adil ve güçlü bir sistemle de mümkündür.
Öte yandan umutsuzluk hiçbir zaman çözüm değildir. Gençler kendilerini geliştirmeye, yeni beceriler kazanmaya ve değişen dünyaya ayak uydurmaya devam etmelidir. Çünkü bilgi ve üretkenlik her dönemde değerini korur. Ancak bireysel gayretin yanında devlet kurumlarına, eğitim sistemine, özel sektöre ve toplumun tüm kesimlerine de önemli görevler düşmektedir. Gençlerin önünü açacak politikalar geliştirmek, girişimciliği desteklemek, nitelikli istihdamı artırmak ve eğitimle iş hayatı arasındaki bağı güçlendirmek artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Belki de bugün üzerinde en fazla durmamız gereken konu, gençlerin kaybetmeye başladığı umut duygusudur. Çünkü umudunu kaybeden bir genç yalnızca kendi geleceğinden vazgeçmez; ülkesine olan aidiyetini, üretme isteğini ve hayallerini de yavaş yavaş geride bırakır. Bunun sonucunda beyin göçü artar, nitelikli insan gücü başka ülkelere yönelir ve bundan en büyük zararı yine toplum görür.
Şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi? Neden geleceğin mimarı olması gereken gençler, en verimli yaşlarında sadece geçinmenin hesabını yapmak zorunda kalıyor? Neden hayaller, yetenekler ve idealler ekonomik kaygıların gerisinde kalıyor? Bu soruların cevabını erteledikçe sorun büyüyor, umut ise biraz daha azalıyor.
Sonuç olarak, gelecek neslin yaşam ve geçinme kaygıları yalnızca gençlerin değil, bütün toplumun ortak meselesidir. Güçlü bir ülke, ancak geleceğe güvenle bakabilen gençlerle inşa edilebilir. Gençlerin hayal kurabildiği, emeklerinin karşılığını alabildiği, eğitimlerinin değer gördüğü ve yarınlarından korkmadığı bir düzen oluşturmak hepimizin sorumluluğudur. Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, doğal kaynakları ya da yüksek binaları değil; umutla yaşayan, üreten ve geleceğine inanan gençleridir. Eğer gençler yeniden hayal kurabiliyorsa, o toplumun yarınları da hâlâ umut doludur.
Yorumlar
Kalan Karakter: