Anadolu’nun kendi halinde bir şehrinden çıkıp İstanbul’a taşınmak epey zorlu oldu. Zaten
İstanbul’a da öyle kendim tayin isteyip de güle oynaya gelmedim. Eğitimci, gazeteci, köşe
yazarı, akademisyen bir bilim kadını olarak Anayasal hakkım olan yazı yoluyla fikirlerimi
kanuni sınırlara çok dikkat ederek paylaşmış olmama rağmen; soruşturma bile geçirdiğim
şahsımdan gizlenmek suretiyle yine bir kumpas sonucunda “sürülerek” geldim.
Bizi öğretmenler, güzel memleketimizin her köşesinde, dağ tepe, kasaba köy demeden
vazifemizi yapmaya talipli olarak göreve başlarız.
Zorunlu hizmetimi tamamlamış olmama rağmen, 23. yılımda, 1. Hizmet bölgesinden onca
hizmet puanıma ve meslek tecrübeme rağmen; 2. Hizmet bölgesi 6. Alan zorunlu hizmet
bölgesine, Z kuşağıyla mesai arkadaşlarım olacak şekilde yepyeni bir ile sürüleceğim aklımın
ucundan geçmezdi. Konu, idari mahkemelerde. Ama okuyucularımın bir anda yazılarımı
neden göremiyor olmalarının açıklamasını da köşemden yapmam, onlara olan sonsuz saygım
ve sorumluluğumun getirdiği bir gereklilikti.
METROPOLE HOŞ GELDİM!
Metropol öğretmeni de oldum. Bir apolet daha…
İstanbul’a taşınmak büyük macera… Uygun ev bulmak, eşya nakletme süreci… Bunlar ayrı
birer yazı konusu.
İstanbul, elbette daha önce defalarca geldiğim, gerek çeşitli Bakanlık görevleri için olsun
gerek akademik çalışmalarım için olsun farklı zamanlarda, birkaç günlüğüne bulunduğum pek
çok şehrimizden biriydi. Kalabalığı ve gezilip görülecek tarihi yerleri o zamanlarda en çok
dikkatimi çeken konu başlıklarıydı.
Taşınınca işin rengi kısa sürede değişti.
İlk hafta korna seslerinin beni çok rahatsız ettiğini ve yorduğunu fark ettim öncelikle…
Öğrencilerime sordum: “Buralar öyle hep öğretmenim, zamanla duymazsınız.” dediler. Hâlâ
daha susmadı. Sanırım uzun sürecek tamamen hissizleşmem onlara.
İkinci hafta, okula giderken, sabahın karanlığında insanların yüzlerindeki donuk ve soğuk
ifade dikkatimi çekmeye başladı. Son derece mutsuz ve acı çeken…
Belli ki megakentin faturası, kirası, giderleri büyük bir keder bulutu olup yüzlerine birer birer
çökmüştü… Kolay değildi. Koşuşturmacanın ve kalabalığın yoğun havası da bu bulutu daha da
dokunsan fırtına koparacak vaziyete getirmişti belli ki…
BOĞAZ’IN MUTLULARI
Uzun sayılabilecek, bir Anadolu şehrine seyahat süresi kadar bir zaman diliminde çok
sevdiğim İstanbul Boğazı’na, artık resmen bir İstanbul sakini olarak ilk gittiğimde ise yüzlerin
tonu da güneş gibi ışıldıyordu…
Boğaz sakini demek tuzu kurular demek ne de olsa. Allah (C.C.) daha çok versin elbette. Hiç
kimsenin varlığında gözümüz yok.
Ama bir de şu gerçek var ki, varlık da ayrı bir görgü ve centilmenlik kazandırıyor insanlara.
İstisnalardan bahsetmiyorum. Ama Avrupa’nın bir kentinde yürüdüğünüzü de sonuna kadar
hissettiriyor. Belki de o nedenle o kadar turisti cezbediyor. Hakkı.
Deniz görmeden yaşayamayanlardan bir sahil şehri kızı olarak elbette deniz tuzu solumak da
insanı canlandırıyor…
AVRUPA’DA BİR MEGAKENT
Avrupa’dan birkaç karşılaştırma yapabilme fırsatım da oldu İstanbul için…
Mesela Roma. Evet mimarisinin ilk yapıldığı günleri koruması çok muazzam ve dikkat çekici.
Ama Balat’a gidersek de tam bir Roma sokağında adım atıyor hissini yaşatıyor, ya da
Galata’da. Roma’daki gibi sıkışık dükkanlardan alışveriş yapmak da gerekmiyor mesela.
Kapalıçarşı bile dahil buna…
Paris ilk akla gelen Avrupa şehri ise Sen Nehri’nin yosunlu görüntüsü ile İstanbul Boğazı’nı
karşılaştırmak büyük haksızlık olur, boğazın o berrak sularında vapurla son hız
gidebiliyorken… Martıların eşlikçiliği bile ayrı bir ilham kaynağı… Eyfel Kulesi desem; Pierre
Loti Tepesi ile asla kıyaslayamam mesela, çünkü kulede insan sıkıştırılmış ve uzaya fırlatılıp
demir yığını arasında asılı kalmış gibi yapay bir ruh haline bürünebiliyorken Pierre Loti Tepesi
ise hayatın içinde, cıvıl cıvıl ve ayakları yere sağlam basan bir doğa harikası adeta.
Kıyaslamaları doğru eşleştirme ile yapmadığımı düşünebilirsiniz. Ama bunlar benim
sınıflandırmalarım ve sizlerle paylaşmak istediğim fikirlerim sonuçta. Bambaşka
düşünenleriniz de olabilir, çok doğal.
Barcelona ile İstanbul ise aralarında onca kilometreye rağmen öyle benzerlikler taşıyor ki…
İspanyol merdivenleri değil sadece. Yemeklerinden temizliğine, insanların sıcakkanlılığından
yardımseverliğine… İstanbul insanları biraz fazla yorulmuş olsalar da, buranın yerlisi olan eski
İstanbul hanımefendileri ve beyefendileri (Allah onlara uzun ömürler versin) aynı zarafeti
gösteriyorlar. Mimarisi de Endülüs’ten kalma izleriyle İstanbul’un bir uzak semti gibi
yaşanabilir kılıyor sanki oraları…
İSTANBUL’UN KEDİLERİ VE FARELERİ
Buranın sokak kedileri bile bir cingöz, görmeniz lazım. Tabii onun için kafanızı çevirip
bakmanız lazım ama onlar da hep tetikte, vahşileşmiş gibiler, uyuşuğu varsa da kesin
hastadır. Çocukken “Kediler Kralı” diye bir kitap okumuştum, bir kedinin sokaktaki yaşamını
anlatıyordu. Oradaki hırçın çeteler gibi buradaki sokak kedileri de.
İzmir’in eski belediye binasına koşan hamamböcekleri gibi, sabahın köründe okula giderken
önümüze fırlayan elden büyük İstanbul faresi de beni şoklayan bir detay oldu. “Bu devirde,
nasıl?” dedirtti, sanki tüm tuhaf yüzlerini bana göstermeye ant içmiş gibi şehir…
İSTANBUL’DA DEPREM
Balıkesir Sındırgı merkez üslü depremi İstanbul’da çok katlı bir binadan hissetmek de şehrin
bana “hoşgeldin bakalımmmmm”deme şekillerinden biri oldu. Hayatımda ilk defa nefesim
kesildi ve bulunduğum yeri terk edemeden tedbir almak durumunda kaldım. Biraz
ürkütücüydü elbette.
İSTANBUL’DA ZAMAN NİTRO AKIYOR
Zaman göreceli evet ama bu megakentte baş döndürücü bir hızda akıyor. Sirkadiyen ritm,
oksijen, doğal yaşam Hak getire… Koş koş ve elde var sıfır gibi bir komik işleyiş. Sabah erken
kalkıyorsun o günün içinde milyon iş yapsan da asla İstanbul’a yetişemiyorsun. Sanırım daha
uyumlanamadık.
Dışarı çıkınca hâlâ gökyüzüne bakıyorum.
İnsanlar asla rotasından çıkmadan yürürken “Nasıl olsa beni görürler” diyip önlerine felan
çıkmıyorum, çünkü âmâ gibi yürüyorlar. Aynı anda scooter veya motorsiklet ile burun buruna
gelmeniz de cabası…
34 plaka araçların Anadolu şehirlerinde neden birçok kuralı altüst ettiğini de tam olarak idrak
ettiğimi zannediyorum. Zira burada kazasız belasız araba kullanabilenler, Amazon’un balta
girmemiş ormanlarında yaşayan kabileleri ile çıplak elle dövüşüp hayatta kalabilir.
İstanbul’u karış karış, zamanım yettiğince hafızama alma sürecimi yine paylaşacağım sizlerle.
Uzun zaman sonra lapa lapa yağan kar da bir armağan oldu hepimize.
Kalın sağlıcakla.
Dr. Meryem ÇILDIR
Yorumlar
Kalan Karakter: