Reklam
Reklam

'TÜRKİYE'NİN YALNIZLIĞI KADERİ OLAMAZ'

'TÜRKİYE'NİN YALNIZLIĞI KADERİ OLAMAZ'
02 Mayıs 2021 - 14:11
Biden’ın açıklaması sonrası Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) üyesi dış medya temsilcileri, her 24 Nisan’da “Soykırım” iddialarıyla ortaya çıkan tabloyu yorumladılar.
KÜRESEL Gazeteciler Konseyi (KGK), 24 Nisan’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden’in “Ermeni Soykırımı” iddialarını kabul ettiğine dair açıklamaları sonrasında iç ve dış medyadan KGK üyesi gazeteciler ile farklı coğrafyalardan KGK ülke temsilcilerinin katılımıyla bir çevrimiçi konferans düzenledi. KGK Genel Başkanı Mehmet Ali Dim’in moderatörlüğünde gerçekleşen ve yaklaşık 2 saat süren konferansa Alanya Alaattin Keykubat Üniversitesi Rektörü, Tarihçi Prof. Dr. Ekrem Kalan da konuk konuşmacı olarak katıldı. Konferansın genel akışı içerisinde ortaya konan görüşler şöyleydi:

MEHMET ALİ DİM (KGK GENEL BAŞKANI)

Her yıl 24 Nisan’da gördüğümüz bir kabus maalesef bu yıl gerçek oldu. ABD Başkanı Joe Biden’ın “soykırım” kelimesini 1981’de ABD Başkanı olan Ronald Reagan’dan yıllar sonra kullanması bizi üzdü ve derinden yaraladı. Bu talihsiz açıklamanın ardından dünyanın birçok yerinde Ermeni yanlısı gerek siyasiler, gerek hukukçular ve gerekse tarihçiler hemen eyleme geçtiler ama biz tüm bunlardan sonra uluslararası kamuoyunda yalnız olduğumuz gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. Başkan Biden’ın açıklamasının ardından dış medyada Türkiye’nin lehine tek bir haber veya tek bir makale yayınlanmadı, lehte tek bir yorum yapılmadı, aksine aleyhine haber ve yorumlar yapıldı. Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) olarak bizim misyonumuz kamu diplomasisine destek vermektir. Yani, Türk ülkelerinin ve Türk toplumunun dünyada maruz  kaldığı haksızlık ve olumsuzluklara karşı medya alanında bir reaksiyon oluşturmaktır. Elbette yapabileceklerimiz sınırlı. Gerek Dışişleri Bakanlığı ve Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu ve gerekse İletişim Başkanlığı ve Başkanı Fahrettin Altun’un bu alanda yaptığı çalışmaları takdirle izliyoruz. Bir STK olarak devletimizin kamu diplomasisi faaliyetlerine karınca kararınca destek verebilmenin çabası içindeyiz.
Bu nedenle bugün bu online konferansta dünyanın değişik coğrafyalarında görev yapan Gazeteciler ile KGK temsilcilerinin görüşlerine yer vereceğiz. Ayrıca, Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Rektörü Tarihçi Prof. Dr. Ekrem Kalan’dan Ermeni meselesi ve soykırım iddialarının tarihsel sürecine dair bilgiler alacağız. Şimdiden tüm katılımcılara konseyimiz adına teşekkürlerimi sunarım.

İRFAN SAPMAZ (KGK WASHİNGTON TEMSİLCİSİ)

Aslında bu fırtınanın geleceğini çok önceden biliyorduk, Türkiye de biliyordu. İşin biraz gerisine gidecek olursak, Joe Biden’ın 40 yıllık siyasi hayatında ABD’de yaşayan yaklaşık 2 milyona ulaşan Ermenilere verdiği çeşitli mesajlar vardı sözde “Ermeni soykırımı” iddialarıyla ilgili. Son olarak başkanlık seçimi öncesinde de sözde “soykırımı” tanıyacağını bildirmişti. Dolayısıyla bu çok da sürpriz olmadı. Başkan Yardımcısı Kamala Harris, o da aynı zamanda ABD’de Ermeni diasporasına yakınlığıyla bilinen ve destekleyen bir isim. Tek sürpriz, genel başkanımız Mehmet Ali Dim’in söylediği gibi ABD’den gelen bu açıklamanın ardından Türkiye’nin ne kadar yalnız olduğunu görmek oldu.

Türkiye’ye karşı topyekun bir saldırı var ve bunun karşısında bizim yapmamız gereken açık ve nettir. Özellikle de medya olarak üzerimize büyük görevler düşüyor. Yaşadıklarımızı devamlı kendi içimizde değerlendirmekten ziyade uluslararası arenaya taşımalıyız. Azerbaycan’daki Hocalı Katliamı’nı takip etmiş ve tüm dünyaya duyurmuş bir gazeteciyim. 29 yıl geçti katliamın ardından ve ben o yıllarda tanık olduklarımın etkisiyle hala yaşadıklarımı anlatırım. Bu noktada kendimizi de biraz tenkit etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hocalı Katliamı’nı tüm dünyaya duyuracak, ses getirecek bir çalışma yapılmadı ne yazık ki... Bundan sonraki süreçte umarım hem Türkiye, hem Azerbaycan olarak bu haklı davamızı tüm dünyaya anlatma çabası içine gireriz…

BÜLENT AYDEMİR (KGK GENEL BAŞKAN YARDIMCISI)

Sözde Ermeni soykırımı meselesi yıllardan beri birçok ülkede gündeme gelmiş, parlamentolarda ele alınmıştır ancak ben şimdiye kadar Türkiye’yi hiç bu kadar kayıtsız ve yalnız görmedim açıkçası. Biden’ın yaptığı açıklama hukuki değil, siyasi bir değerlendirmedir ve dolayısıyla önemli değil diyorlar.  Birleşmiş Milletler, 1948 tarihli sözleşmede diyor ki; bir konu hakkında “soykırım” denilebilmesi için önce yerel mahkemeden karar çıkması, sonra uluslararası ceza mahkemesinde bu suçun tescil edilmesi gerekiyor. Ayrıca bu suçun kurumsal bir şahsiyet tarafından işlenmesi mümkün değil; eğer ortada bir suç varsa, bireyler cezalandırılır. Suçun şahsiliği gereğince… Bunu hepimiz öğrendik. Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına baktım, bir savunma psikolojisi var. Evet, karşımızda Amerika olabilir ama ortada suç yok ki… Arşivler, argümanlar ortaya konuyor sürekli. Bunlar zaten geçmişte yapıldı ve Batı toplumu kayıtsız kaldı. Özetleyecek olursak, yaşananlar Biden’ın seçmenlerine verdiği bir söz olarak ifade ediliyor fakat biz bunun bir sözden öte olduğunu görüyoruz. Türk ve Azerbaycan halkını tahkir eden bir açıklamadır bu. Biden bundan bir sonuç alamayacağını, kendisine kayda değer bir oy getirmeyeceğini de biliyor çünkü önümüzdeki seçimde aday değil. Dolayısıyla bunun Ermeni lobisinin oyunu almak için yapılmış bir eylem olmadığını belirtmek isterim. Hukuk tabanlı bir mücadele verilmesi gerekir. Türkiye büyük bir ülke, iradenin tam manasıyla sahaya yansıtılması gerektiğini düşünüyorum.

CANAN EKİCİ (KGK ÜYESİ – TRT PRODÜKTÖRÜ)

ABD Başkanı Joe Biden’ın intikam süreci aslında bizim yaşam alanımızı daraltmak üzerine bir politika. Buradan da şunu anlıyoruz; Türkiye’nin bu dönemde gerek hukuki ve gerekse medya olarak tüm gücüyle dünyaya kendisini anlatması gerektiği bir dönem. Bu anlamda birbirini destekleyen politikalar üretilmesi gerekiyor. Türkiye ve Azerbaycan iki kardeş ülke, arasındaki ortak ilişkiler çerçevesinde dizi ve çeşitli yapımlar gibi önemli projeler geliştiriyoruz şu anda. 1914-1921 yılları arasında Kafkasya bölgesindeki Ermeni diasporası içerisindeki Türkiye’nin tutumumu ve iki ülkenin birbirine yakınlaşma sürecini dizi projemizle anlatmaya çalışıyoruz. Bugün Erzurum’da tarihe tanıklık eden ailelerin anlattıklarını dinlerken dayanamıyorsunuz fakat artık biz kendimizi acı ile de ifade edemiyoruz. Bu da canımızı acıtıyor. Türk coğrafyasının çok ilginç bir özelliğini bize karşı kullanıyorlar. Merhamet… Bizim merhametli oluşumuz dünyayla ilişkilerimizi, dış politikamızı etkiliyor. Onlar gibi lobiler yaparak, algı oluşturamıyoruz. Bu da bizi yalnızlaştırıyor. Tarihi doğru anlamak gerekiyor. Yıllar önce bir hocamız şöyle demişti; “Kim ki iktidarı yönetir, tarihi o yazar.” Dolayısıyla tarihle yüzleşmemiz gerekiyor. O zamanın planlamacıları ile bugünün uygulayıcıları arasında sıkışıp kaldık. Bundan sonraki süreçte etkili stratejiler oluşturmak önem arz ediyor. Ülke olarak hep birlikte kitlesel işbirlikleri geliştirip artık şu “savunma psikolojisi”nden kurtulmak gerektiğini düşünüyorum.

EMRAH ÖZKÖMÜRCÜ (KGK GÜNEY KORE TEMSİLCİSİ)

ABD Başkanı Joe Biden’ın 24 Nisan tarihinde yaptığı açıklamalar tüm dünyada olduğu gibi Güney Kore medyasına da yansıdı ancak şunun altını çizmek istiyorum, o da medyanın konuya ilişkin haberlerde “soykırım” ifadesine yer vermemesi, bunun yerine “toplu katliam” sözcüğünü kullanması. Tabii bize göre bu “soykırım” kelimesinin biraz daha yumuşatılmış halini ifade ediyor. Bir diğer dikkatimizi çeken husus ise medyanın özellikle tarafsız kalmaya dikkat etmesi…  Son birkaç gündür takip ettiğimiz yayın mecralarında Türkiye-Ermenistan arasındaki “sözde soykırım” meselesinin sadece başlangıç noktası ile bugün gelindiği nokta üzerinde durulduğunu söyleyebilirim.

BERKAN MİRBEY (KGK İSPANYA TEMSİLCİSİ)

İspanya, sözde soykırımı kabul eden ülkeler arasında yer almıyor, bu bakımdan ABD’den gelen açıklamalar İspanya basınında çok geniş yer almadı. Açık konuşmak gerekirse şu anda İspanya’nın derdi başından aşmış durumda. Biliyorsunuz İspanya dünyanın en önemli turizm ülkelerinden birisi ve küresel salgın sebebiyle çok ciddi ekonomik sıkıntılar yaşandı. Bu makastan ötürü şu anda dış dünya meselelerine çok fazla yer veremeyecek durumda. Ancak İspanya biliyorsunuz, ABD’ye benzer bir yönetim şekliyle yönetiliyor. Eyalet sistemi… Ve her bölge kendi iç kararlarını ve kanunlarını düzenleyebiliyor. Bu 17 eyaletten sadece kuzey bölgesinde bulunan bir bölge sözde soykırımı kabul etmiştir. Yani İspanya’nın ülke olarak almış olduğu bir karar yok fakat bölge olarak bir bölge bu sözde “soykırım” kararını kabul etmiş olarak karşımıza çıkıyor.

Uzun yıllardır İspanya’da yaşayan ve buranın tarihini çok iyi bilen biri olarak önemli bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Burada tarih çok net ve detaylı olarak tüm bireylere anlatılıyor, çocukluktan itibaren eğitimler veriliyor. Ben, bizim bu konuda eksik kaldığımızı düşünüyorum. Yoksa kartopu misali yıllar sonra büyük bir mesele halinde karşımıza çıkmayacaktı bu durum. Tabii yine de geç kalmış sayılmayız. Geçmiş tarihi çok iyi öğrenmemiz, analiz etmemiz ve gelecek nesillere de aktarmamız gerekiyor. Elimizde arşivimiz var, yakın tarihe tanıklık etmiş insanlar, önemli bilgiler ve belgeler… Bunları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmayı başarabilirsek Türkiye’ye atılan iftiraların da önüne geçebiliriz.

RAHİM SADIQBEYLİ (KGK İSVEÇ TEMSİLCİSİ)

İsveç meclisi maalesef Ermeni yalanlarına uyan bir ülkedir. Ve çekinmeden söyleyebilirim ki İsveç Parlamentosu, Türk düşmanları ve PKK destekçileri ile doludur. Bundan 4 yıl önce de yine mecliste sözde “soykırım” yalanını anlatmaya kalktılar ancak başarılı olamadılar. O dönem hükümeti yöneten Moderat Partisi bu iddialara karşı çıktı. Çünkü Türkiye’yi stratejik taraftar olarak kabul eden bir partiydi. Ne yazık ki her yıl 24 Nisan’da bu asılsız iddialar ortaya atılıyor, eylemler yapılıyor. Öte yandan İsveç medyası da Türkiye ve Azerbaycan’a karşı son derece negatif bir tutum takınmaya devam ediyor ancak bize karşı tutum ve davranışlar ne olursa olsun, net bir duruş sergileyerek yolumuza devam etmeliyiz. Biz Hocalı Katliamını dünyaya istediğimiz gibi anlatabildik mi? Hayır! Elimizde arşivimiz var. Ermeniler Karabağ topraklarını virane ettiler, mezarları bile açıp topraktan insanları çıkarttılar. Her yeri yıkıp, darmadağın ettiler. Biz bunu dünyaya anlatabildik mi? Hayır. Bunları anlatmamız lazım. Orta Asya bu meseleler hakkında çok sessiz kalıyor. Dolayısıyla gazeteci olarak bizlere büyük görev düşüyor. Buradaki yayıncılık hayatımızda zaman zaman baskıyla karşılaşsak da, biz yine de öz kimlik ve tarihimize sonuna kadar sahip çıkmaya devam edeceğiz.

YAKUP ASLAN (KGK DIŞ MEDYA ÜYESİ – MEDİA TÜRK)

Son birkaç gündür Tahran’daydım bazı meslektaşlarımızla. Çeşitli temaslar gerçekleştirdik, dışişlerinden yetkililerle de görüşme imkanımız oldu. Sanırım bu hafta sonu bu iddialar ile ilgili bir açıklama yapmayı planlıyorlar. Görüşmelerin tamamında şunu farkettik, Ermeniler yanı başımızdaki komşularımıza dahi çok iyi bir diaspora çalışması yürütmüşler. Çok güçlüler, medyanın neredeyse tamamını ellerine almışlar. Dışişleri içerisinde çok güçlü bir lobi faaliyeti gerçekleştirmişler. Burada lobi anlamında eksik olduğumuzu gördük. Burada “hukuk” konusu önem teşkil ediyor. Arşivlerden hangi belgeyi çıkartırsanız çıkarın maalesef batı devletleri Türkiye’nin karşısında konumlanmak istedikleri, Türkiye karşıtı politika yürüttükleri için onları belgelerle ikna etmek zor olacaktır ama hakikati ortaya koymak adına yine de bu tarihi belgelerin, gerçeklerin önemi büyüktür. Hukuki olarak elimizin boş olmadığının altını çizmemiz gerekiyor.

2015 yılı ve öncesinde de KKTC’nin eski cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş, yine MHP’nin önemli isimlerinden merhum Mehmet Gül ve Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek “Talatpaşa Komitesi” olarak çeşitli etkinlikler gerçekleştirdiler sözde Ermeni soykırımına ilişkin. Avrupa Parlamentosu’nda özellikle Fransa’da alınan kararlara ilişkin önemli bir hukuki belgemiz var. Bu belge, Birleşmiş Milletler nezdinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tescillenmiş durumda. Hal böyle iken biz şimdi elimizde hiçbir hukuki karar yokmuş gibi davranıldığını görüyoruz. Bu platformda diğer meslektaşlarımın da ifade ettiği gibi, Gazi Mustafa Kemal’in de beyan ettiği üzere, “İç cephenin tahkimi önemlidir.” İç cephede elimizi kuvvetlendiren her belge, her hukuki karar Türkiye Cumhuriyeti’nin lehinedir.

ALPASLAN DÜVEN (KGK İNGİLTERE TEMSİLCİSİ)

Bundan dört yıl önce sevgili Justin McCarthey’i İngiltere’ye davet ettik ve Ermeni meselesiyle ilgili güzel bir söyleşi yaptık o dönemin büyükelçisiyle birlikte. McCarthey, her zaman bizim yanımızda olmuş bir isimdir.  Diğer yandan Gabriel Paşa’yı tanır mısınız? Nam-ı diğer Sevan… Anton Paşa var,  Nafilyan... Tiran Paşa var, Papaziyan… Hakop Bey var Tabutiyan... Gaspar Bey var, Sinapiyan… Bu saydığım isimlerin hepsi Osmanlı döneminde bizlere paşa olarak, bey olarak  hizmet eden eczacılar, doktorlar. İşte bunları da tanıtmak lazımdı. Diğer yandan 1915 olaylarının soykırım olduğuna ilişkin şu ana kadar ulusal ya da uluslararası hiçbir mahkeme kararı yok. Aksine soykırım iddialarını boşa çıkaran uluslararası bir yargı kararı var ve bu da bizim elimizde. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizler 100’ü aşkın Osmanlı yetkilisini Ermenileri toplu olarak katlettikleri iddiasıyla tutuklamadı mı? Tutukladı ve Malta adasında adli soruşturmaya tabii tuttu. Soruşturmayı da yine İngiltere’nin en üst adli soruşturma kurulu olan Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı yürüttü. Tabii İngiliz hükümetinin Malta’daki tutuklu Türklerin yargılanıp cezalandırılması için her türlü çabayı göstermesine karşın Kraliyet Başsavcılığı soruşturmayı takipsizlikle sonuçlandırdı. Bunun altını çizelim. İngiliz Hukuk Mahkemesince kabul edilebilir bir katliam kanıtı bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya da gerek olmadığına hükmedildi. Burada İngilizler açısından bir sıkıntı yok. Bunun siyasi bir karar olduğu zaten belli. Malta yargılaması tarihimizin önemli bir sayfasıydı. Ermeni soykırımı iddialarını bütün boyutlarıyla boşa çıkaran, hukuki ve tarihi sonuçları olan bir yargılamaydı fakat bize unutturulmuş bir sayfa olduğunun da altını çizelim. Bizim bu hadiseyi farklı dillere çevirip tüm dünyaya servis etmemiz gerekiyordu. Tabii koşullarımız çerçevesinde bu meselenin gerçeği nedir, kendimizi nasıl haklı çıkartırız, yıllarca bunun mücadelesini verdik.  Azerbaycan coğrafyasındaki son gelişmeler bazı çevreleri çok rahatsız etti, bunun farkındayız.  Çünkü bunun bağlantıları olacak. Bunu bildikleri için önümüze set koymak istiyorlar. Tarihi olmayan bir ülkenin lideri, tarihi binlerce yıla uzağa uzanan bir ülkeyi yargılayacak kadar erdemli biri değildir. Patavatsız bir siyasetçi, binlerce yıllık tarihi olan bir milleti Ermeni soykırımı gibi asılsız iddialarla bir yere getirebileceğini sanıyorsa yanılıyor. Biz, güçlü durmaya devam ediyoruz. Güçlüyüz, dik duracağız ama altını çizerek söylüyorum diklenmeyeceğiz. Sadece bilgi ve birikime ihtiyacımız var ve tarihi, doğruları onlara kendi dilleriyle aktaracağız. Ancak böyle başarılı olabileceğimize inanıyorum.

GİZEM ADAL (KGK FRANSA TEMSİLCİSİ)

Ben de Biden yönetiminin 1915 olaylarını “soykırım” olarak etiketlemesini sert bir şekilde kınıyorum. Meslektaşlarımın da vurguladıkları gibi, PR çalışmaları, kamu diplomasisi çalışmaları çok önemli. Fransa’da özellikle Ermeni diasporası o kadar güçlü ki Biden’ın atmış olduğu bu skandal adımın ardından Fransa’da bir Türk ailesine saldırı düzenlendi. Bu tesadüf gibi gözükse de aslında değil çünkü zamanlama çok ilginç, 24 Nisan… Yaklaşık 40 kişilik Ermeni bir grup Türk ailenin evini silahlar ve sopalarla basıyor ve 4 kişi yaralanıyor. Tabii bu saldırının ardından Türk makamları hemen harekete geçti ancak saldırıya uğrayan aile defalarca bunun bir “tesadüf” olmadığını belirtti. Hemen akabinde yine Biden’ın bu skandal adımından cesaretle, Fransa’nın Valence kentindeki bir Türk belediye meclis üyesi, Ermeni terör örgütü ASALA saldırısında verdiğimiz bir şehidimize ilişkin paylaşımı beğendiği için istifa etmek zorunda bırakıldı. Her zaman Avrupa’nın ifade özgürlüğünün beşiği olduğu söylenir ancak şu son yaşananlar ASALA’nın, o zihniyetin hala canlı olduğunu bir kez daha bizlere göstermiş oldu. Fransa’nın öncelikle kendi “kara lekeli” tarihine bakması lazım.  Afrika’daki sömürgelerde büyük insan hakları ihlalleri yapıldı. 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti. Tarihin en büyük soykırımı Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda yapılmıştır ve altında Fransa’nın imzası vardır. Fransa’nın soykırım arşivlerine erişimi engellediğini de düşünürsek, Biden yönetiminden farklı bir zihniyete sahip olmadıklarını, tüm bu çıkışların, söylemlerin aslında Ermeni diasporasını almak amacıyla olduğunu anlayabiliriz. Yaşanan bu gelişmeler karşısında Türkiye olarak biz de üzerimize düşen neyse onu yapmalıyız, tarihimizi, doğruları tüm dünya kamuoyuna duyurmalıyız.

ELSHAD EYVAZOV (KGK AZERBAYCAN DIŞ MEDYA MECLİS BAŞKANI)

Hepimiz burada Ermeni lobisinin dünyanın her yerinde ne kadar güçlü olduğundan bahsediyoruz ancak benim bir sorum var.  Ermeni devleti, ABD’deki Ermeni lobisinin aldığı kararlar doğrultusunda hareket ediyor. Bu da gösteriyor ki Ermenistan diye bir devlet yok, bu devleti Ermeni lobisi yönetiyor. Aslında ben Biden’a yaptığı bu açıklamadan dolayı teşekkür etmek istiyorum, neden? Her yıl 24 Nisan’da gözümüz kulağımız Amerika’daydı acaba “soykırım” diyecekler mi diye… Biden’dan önceki yönetimler her ne kadar “soykırım” kelimesini telaffuz etmeseler de düşünceleri bu yöndeydi ve emelleri çok daha kötüydü Türk toplumuna karşı. Nihayetinde gerçek düşüncelerini açıkladılar. Türkiye çok büyük bir devlet. Şimdi bizim burada kendimize “Ne yapmalıyız?” sorusunu yöneltmemiz gerekiyor. Her fert, kendisine bu soruyu sormalıdır.  Ermeni lobisini görüyorsunuz, faaliyetlerini, nasıl çalıştıklarını. Biz neden kendi haklarımızı ve haklılığımızı anlatmayalım? Hangi ülkede veya görevde olduğumuz farketmez, tarihi çarpıtmadan doğru anlatmak her bireyin vazifesidir.

SERTAÇ VİRANCIK (KGK YÖNETİM KURULU ÜYESİ–HÜRRİYET)

Tüm dünyada bir Müslümanlık, özellikle Türkiye karşıtlığı olduğu aşikar. Her zaman olduğu gibi karşımızda büyük bir Haçlı ordusu var yine. Sözde soykırım iddiasını demokrasinin kılıcı gibi sürekli boynumuzda tutarak, bunu bir tehdit unsuru olarak gösteriyorlar. Sözde soykırım iddiasını daha önce de Almanya ve Fransa kabul etmişti. Sonra Avusturya Yunanistan, Hollanda, İsveç… Ve bu kez ABD “soykırım” dedi. Süper güç Amerika’dan bu açıklamanın yapılması bizim için sıkıcı bir durum tabii.  Biz istediğimiz kadar “Asıl soykırımcılar sizsiniz” diyelim; hikaye. Bu soykırım yalanının bedelini yüz yıl sonra bize ödetmek istiyorlar. Özellikle ekonomik olarak Türkiye’nin sıkıntılı bir döneme gireceğini düşünüyorum. Önceden ABD eski Başkanı Trump’ın tweetlerini merak ediyorduk, şimdi Joe Biden’dan gelecek tweetleri bekler olduk. Ancak hepimiz biliyoruz ki Biden’ın kararı tamamen siyasidir, hiçbir belgeye, kanıta dayanmıyor. Bunda hemfikiriz. Biden 20 Ocak’ta göreve geldi ve Recep Tayyip Erdoğan ile hiç görüşmedi. 3 ay sonra Cumhurbaşkanımızı arayarak soykırımı tanıyacaklarını ifade etti ve ertesi gün çıkıp “Ben soykırımı kabul ediyorum” dedi. Joe Biden göreve gelmeden önce şöyle bir videosu medyaya düştü; “Muhalif lideri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım, bedel ödemeli.” Bunu Erdoğan için söylemişti. Bu söylem zaten her şeyi anlatıyor. ABD Başkanı aslında Türkiye’nin Mavi Vatan’da, Suriye’de Karabağ’da yaptıklarının acısını çıkartıyor. ABD mahkemelerinde, Ermeniler tarafından açılacak tazminat davalarında maalesef Biden’ın bu çıkışından sonra Türkiye aleyhine kararlar çıkması kolaylaşacaktır. Burada tarihçilerimize, dışişleri bakanlığımıza, elçilerimize, siyasetçilerimize ve biz gazetecilere büyük görevler düşüyor. Ülke olarak hakkımızı savunmalıyız, haklılığımızı tüm dünyaya duyurmalıyız.

ADİL ELMAS (KGK AVUSTURYA TEMSİLCİSİ)

Biden’ın açıklamaları Avusturya basınında geniş yankı buldu. Biliyorsunuz Avusturya ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri Ermeni Yasa Tasarısı’nı onaylamışlardı, farklı bir hareket de beklenmiyordu zaten. Yaşananlardan sonra buradaki birlik ve beraberliğimiz her zaman olduğundan çok daha fazla gelişti tabii. Tüm sivil toplum kuruluşları başta Azerbaycan Türkiye Dostluk Derneği olmak üzere herkes Biden kararlarına sert tepki gösterdi. Biz de KGK’nın temsilcisi olarak buradaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz.

PROF. DR. EKREM KALAN (ALKÜ REKTÖRÜ, TARİHÇİ)

Tarih içindeki Türk-Ermeni ilişkilerine değinerek bugünlere nasıl geldik, bunu aktarmak istiyorum öncelikle. Türkler’in Anadolu’ya girişi olan 1071 bir milat olarak kabul edilir, özellikle Selçukluların Anadolu’ya girip burayı yurt edindikleri süre zarfında Van Bölgesinde Ermeniler tarafından kurulmuş olan bir Vaspurakan Ermeni Krallığının mevcudiyetini biliyoruz. Bu krallık Bizans tarafından ortadan kaldırılıyor ve daha sonra güneye doğru göç edip Kilikya bölgesine gelip Kilikya Ermeni Krallığını kuruyorlar. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Ermenilerle ilişkilerimizin son derece pozitif olduğunu görüyoruz. Osmanlı’da da benzer yaklaşımlar var.  Eğer devlet otoritesi tüm ülke genelinde varlığını ve gücünü hissettiriyorsa Ermeniler gücün karşısında tabiiyeti tercih etmişlerdir. 1326’da Bursa’nın fethi ile birlikte Ermeni Ruhani Merkezi Bursa’ya taşınmıştır. Türk İslam devlet geleneğinin dini hoşgörü siyasetinin bir tezahürüdür bu.  İstanbul’un fethi ile birlikte Ermeni ruhani idaresi de Bursa’dan ayrılarak İstanbul’a nakledildi ve böylece İstanbul’da Ermeni Patrikhanesi tesis edilmiş oldu. Hatta o derece özgürlük verilmiştir ki 16. yüzyılda İstanbul’da Ermeniler tarafından kurulmuş bir matbaanın varlığını ve kendi dilleriyle gazete, kitap bastıklarını biliyoruz. Peki Ermenileri hangi dini grupta nitelendirmek lazım?  Evet Hristiyanlar fakat Katolik, Protestan ve Gregoryan adı verilen mezheplere mensup olduklarını görüyoruz. Bizim esas sorun yaşadığımız mezhebin ise Gregoryan Ermenileri olduğunu ifade edebiliriz. 93 harbiyle beraber Türk-Ermeni ilişkilerinde ciddi bir dönüm noktası yaşanıyor. Malum Ruslar’a karşı kaybettiğimiz bu harpten sonra Ayastefanos Anlaşması imzalanıyor ve Ermeniler ilk ciddi taleplerini burada dile getiriyorlar. Nedir bu talepler? Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurulması, en azından bu bölgenin Rus hakimiyeti altına girmesini sağlamak…  Bu maksatla yapılan görüşmelerde anlaşmanın 16. maddesine göre Ermenilerin yaşadıkları bölgede Osmanlı devleti ıslahat yapacak ancak burada yaşayan Ermenilerin güvencesi de yine Rusya’nın himayesi altına girecekti. Bu anlaşma batılı devletlerin çıkarları ile uyuşmuyordu. Neden? İngiltere’nin özellikle Kafkaslar, Basra Körfezi ve Ortadoğu’ya yönelik politikaları söz konusu. Rusya’nın Osmanlı Devleti’nden bu denli kazanımda bulunması batılı devletleri ciddi anlamda rahatsız etmişti. Bundan dolayı bu antlaşmayı ortadan kaldıracak Berlin Barış Konferansı organize edilmiş, 16. maddede “Ermeniler için yalnızca ıslahat yapılacaktır” denilmiştir. Bu, özerklik bekleyen Ermeniler için büyük bir hayal kırıklığı demekti. Başta Kafkaslar, Ortadoğu ve Akdeniz’de hakimiyet kurmayı planlayan Rusya ile İngiltere arasındaki çatışmanın temel dayanak noktalarından bir tanesini de Ermeniler oluşturacaktır artık. Bu bağlamda Ermenileri kışkırtmaya başlayan Ruslar, onları kendi aralarında isyan girişimlerini teşvik edecek mahiyette bir takım faaliyetlere örgütlemeye başladılar. Hayır amaçlı kurduklarını iddia ettikleri cemiyetleri kısa sürede terör yuvası haline getirmeyi başardılar. 1878 yılında Van’da Kara Haç Cemiyeti adında bir cemiyet kurarak ilk ayrılıkçı faaliyetlerini organize bir şekilde gerçekleştirmeye başladılar. Yine 1880’de Ermenistan’da kurulan dernekler tarafından Anadolu’daki Ermeni vatandaşlarımıza silah gönderilmeye başlanmıştır. 1885’lere gelindiğinde artık Van’da kurulan bir partiden bahsediyoruz, Armenakan Partisi. Bunun tek bir amacı var, ihtilal çıkartarak kendi kendilerini yönetme hakkını elde etmek. En nihayetinde bugün de sıklıkla gündeme gelen, 1887 yılında Cenevre’de Marksist Ermeniler tarafından kurulan Hınçak Partisi (1890’da İhtilalci Hınçak Partisi adını alacaktır ) programının ilk hedefinin de Anadolu’daki Ermenilerin siyasi ve milli bağımsızlığını sağlamak olması. 1890 yazında ise Tiflis’te Taşnaksutyun Partisi teşkil edilmiştir ve bu partinin programına göre ilk amaç Ermenilerin silahlandırılması, daha da acısı Türk devlet adamlarına karşı suikastların organize edilmesiydi. Tabii bunların nihayetinde de büyük bir silahlı ayaklanma planlanmaktaydı.

93 harbinin yaşandığı 1877-78 yılı ile 24 Nisan 1915 yılları arasındaki zaman diliminde Ermeniler tarafından başlatılan 40 isyan Osmanlı devleti tarafından bastırılmıştır. Ermeniler o kadar ileri gitmişlerdir ki 25 Temmuz 1905 tarihinde Yıldız Suikastı diye bilinen suikast planıyla Sultan II. Abdülhamit’i ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla Cuma namazından çıkan Sultan Abdülhamit’in arabasının altına bir saatli bomba yerleştirmişler ancak Sultan Abdülhamit’in sohbetinin uzaması sonucu bomba patlamış, Sultan suikasttan kurtulmuş olsa da çevresindeki birçok insan ne yazık ki şehit olmuştur. Yine ikinci meşrutiyetin ilanından sonra 1909 yılında Adana’da psikopos Muşeg yeniden büyük bir isyan çıkarmış, bu isyan bastırılınca Muşeg beraberindekilerle birlikte Avrupa’ya kaçmış ve orada ciddi anlamda propaganda faaliyetleri yürütmeye başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarına girdiğimizde Anadolu Ermenileri Osmanlı devletinin yanında olduklarını beyan etmişlerdir. Fakat burada arka planda hedefleri savaş sırasında yaşanacak ilk fırsatta büyük bir isyan başlatarak bağımsızlıklarını kazanmaktı. Osmanlı Devleti en nihayetinde 11 Kasım 1914 tarihinde itilaf devletlerine karşı savaş ilan edince Ermenileri destekleyen batılı devletler ve Rusya yeni bir doktrini hayata geçirdiler. Ermeniler ile gizli görüşmeler yapıldı ve onları silahlandırmaya başladılar. 30 Kasım 1914 tarihinde yayınlanan bildiride dünyanın dört bir yanından Ermenilerin Rus ordusuna katıldığı ve Rus bayrağının Çanakkale’de, İstanbul Boğazı’nda  dalgalanacağı, Hıristiyan inancından dolayı acı çekmiş olan Türk-Ermeni halkının Rus koruması altında yeni ve özgür bir hayata kavuşacağı vurgulanmaktadır. Rus, İngiliz, Fransız ordularında Ermeni askerleri yer almıştır. Mesela Alman istihbarat belgelerine göre Şubat 1915 tarihi itibariyle 592 Osmanlı Ermenisi ve diğer Ermenilerden de yaklaşık 12 bin Ermeni, Fransız ordusunda yer almaktaydı. Yine İngiliz Mareşal Alan Bean’in Türkleri Şam’ın güneyinde yendiğinde yanında 8 bin Ermeni’nin bulunduğu kendi notları arasında yer almaktadır.

1914’ten itibaren Fransızlar da Ermenilere bir devlet kurmak için söz verip bunun için işbirliği yaptılar. Osmanlı ordularının Çanakkale, Kafkasya ve Suriye cephelerinde savaştığı bir sırada Ermeni alanı olan bu üç bölge birer çizgi ile birbirine bağlandığından, Ermeni örgütleri Osmanlıların Kafkas ordusu ve Suriye ordusu ikmal yollarını basıp, gönderilen yardım konvoylarını vuruyorlardı. Başka bir deyişle itilaf devletlerinin yanında Osmanlı devletine karşı savaştıkları yetmiyormuş gibi içeride lojistik kaynaklara ulaşım noktasında da ikmal yollarını keserek Osmanlı ordusuna büyük kayıplar verdirdiler. Çanakkale Savaşları’nın son derece şiddetlendiği 18 Mart 1915 tarihinden itibaren Ermeniler Anadolu’da itilaf kuvvetleriyle birlikte eş zamanlı eylemler gerçekleştirmeye başladılar. Özellikle Van ve civarında eşkıyalık faaliyetlerini arttırmışlardı ve Van milletvekili olan Varamyan’ın girişimleri sonucu “vergi vermiyorlar” bahanesiyle çok büyük bir isyan başlatarak çok sayıda Müslüman’ı katletmişlerdir. Yine 15 Nisan 1915’de Van, Çatak ve Bitlis’te isyanlar başlatmışlar, memurlar ve jandarmaları öldürerek karakolları basmışlar ve Türklere ait evlere saldırarak resmi binaları yakmışlardır. Rusların gelmesinden sonra ise Van vilayetinde Müslümanları acımasızca katletmişlerdir. Ruslar ile işbirliği yapan Ermeni kuvvetleri 16-17 Mayıs gecesi Van’ı Ruslar’a teslim ederken şehirde geçici bir Ermeni hükümeti de kurmuşlardır. Osmanlı hükümeti ise 1914 yılının sonlarında başlayan olayları 1915 yılının Nisan ve Mayıs ayına kadar mahalli tedbirler alarak, gerekirse Ermeni Patrikhanesi’ne uyarılarda bulunarak baskılamaya çalışmıştır ancak onlar bu saldırılarını hiçbir zaman taviz vermeden devam ettirmişlerdir. Bazı Ermeni asker ve subaylar başlarında Van milletvekili olmasına rağmen Rusya’ya iltica etmiş, Rusların safında Türk hududunu geçerek Müslüman halka saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Osmanlı hükümeti uyarıların dikkate alınmaması ve bu olayları başlatan Ermenileri silahlandıran komitecileri dağıtmak amacıyla 24 Nisan 1915’te vilayetlere acele ve gizli kayıtlı bir talimat yolladı. Bu talimatta, Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, evraklarına el konulması ve elebaşlarının tutuklanması bildiriliyordu. İşte ABD Başkanı Joe Biden’ın ifade ettiği soykırım yalanlarının temel dayanaklarının başladığı gündür 24 Nisan. İşte bu tarih daha sonraki dönemde sözde “Ermenilere soykırım” günü olarak anılmaya başlanmış ve Türkiye Cumhuriyeti devleti talihsiz bir şekilde suçlanmaktadır. Tutuklanan Ermeniler, müttefik ordulara hizmet eden Ermeni gönüllüleri ve Müslüman katliamından sorumlu olanlar İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri’ne gönderilen şifreli telgraflarda anlatılmıştır. Tutuklananlar, Çankırı’daki cezaevine sevk edilmiştir. İsyanların devam etmesi, önüne geçilememesi karşısında müttefikimiz Almanya’nın da telkiniyle Ermenilerin savaş alanı dışına nakledilmesi kararı alınmıştır. Bu yaşanan gelişmeler üzerine 14 Mayıs 1915 tarihinde bir kanun çıkartılmıştır, Tehcir Kanunu. Yani göç ettirme… Peki bu göç ettirme kalıcı mıdır yoksa insanlar belli bir süre sonra geri döndürülmek üzere mi gönderilmiştir? Alınan önlemler nelerdir? Gerçekten burada bilinçli, kasıtlı olarak Ermeni milletinin asimilasyona uğratılmasına yönelik bir politika izlenmiş midir? İşte burada o dönemdeki resmi evraklara baktığımızda konuyu net bir şekilde görmek mümkündür. Yasaya göre, hükümet emirlerine, ülke savunmasına ve güvenliğin sağlanmasına karşı hareket edenler (burada kastedilen Ermenilerdir) fert fert ya da toplu halde başka bölgelere zorunlu göçe tabi tutulabileceklerdir. Bölge komutanlarına bu yasa uyarınca geniş yetkiler tanınmıştır. Ruslar lehine hareket halindeki Doğu Anadolu’daki Ermeniler Tehcir Kanunu gereği o tarihlerde henüz savaş alanı olmayan Suriye ve Filistin’e zorunlu göçe tabi tutuldular. Türklere karşı silahlanmış ve dağa çıkmış Ermeni çeteleri göçü engellemek için göç konvoylarına saldırıyorlar, bu esnada da konvoydaki Ermeniler’i de harekete geçiriyorlardı. Ermenileri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen İngilizler bu olayı dünya kamuoyuna bir soykırım, Türkler tarafından uygulanan bir Ermeni katliamı olarak lanse ettiler. Yaşanan bütün bu hengamede, sıkıntılarda hayatını kaybeden, zulme uğrayan, katliama uğrayan Türklerle ne yazık ki hiçbir Batılı devlet yakından uzaktan ilgilenmedi, bugün de olduğu gibi…  Zorunlu göçe tabi tutulan İç ve Doğu Anadolu’daki Ermenilerin savaş alanına uzak olan Suriye bölgesine nakledilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun için özellikle ana yollar ve tren yolları tercih edilmiş, tehcir emri verilen Ermenilerin 2 bin kişilik kafilelerden oluşan gruplarla bu bölgelere sevkleri sağlanmıştır. Ayrıca unutulmamalıdır ki devlet bir cihan harbindedir ve kısıtlı sayıdaki kolluk kuvvetleri ile kısıtlı da olsa bu konvoyları koruma gayreti içerisinde bulunmuştur. Öte yandan Osmanlı devleti techiri 29 Ağustos 1915 tarihinde vilayetlere gönderdiği telgrafta şöyle tarif etmektedir: “Ermenilerin bulundukları mahallelerden çıkartılarak tayin edilen mıntıkalara sevklerinden hükümetin beklediği gaye, Ermenilerin hükümet aleyhine faaliyette bulunmamaları ve milli emellerini takip edemeyecek bir hale getirilmelerini sağlamaktır. Masum kişi ve şahısların imhası hedeflenmektedir. Sevkiyat esnasında kafilelerin can emniyeti sağlanmalı ve ihtiyaçları karşılanmalıdır.”

Gregoryan mezhebinden olan Ermeniler bu zorunlu techire tabi tutulurken, Protestan ve Katolik Ermeniler sevk edilmemiştir. Yine Ermenileri savaş alanı olmayan bölgeye sevk etmekteki amacın onların imhası olmadığı, yani savaş bitiminden sonra evlerine geri döndürülmesinden de anlaşılmaktadır. Çıkarılan kararnamede isteyenlerin geri dönmesi, istemeyenlere baskı yapılmaması, evlerine dönen Ermenilere mal varlıklarının iadesi, Müslüman olanların istedikleri takdirde eski dinlerine dönmeleri, vergi borçlarının silinmesi, yolculuk esnasındaki tüm masraflarının devlet tarafından karşılanması gibi maddeler yer almaktaydı. Eğer bir soykırım amacı güdülseydi hiçbir Ermeni, Suriye topraklarındaki şehr-i zora varamazdı. Eğer böyle bir amaç güdülseydi, sadece komitecilerle hareket eden, katliamlara katılan, Rus ve İngiliz orduları ile birlikte hareket edenler dışındaki Ermeniler de techire maruz bırakılırdı. Bunların dışında Ermenilerden askerlik veya doktorluk gibi devlet görevlerinde bulunanlar ile yaşlılar ve çocuklar, az önce ifade ettiğim gibi Protestan ve Katolikler techire tabi tutulmamıştır. Osmanlı Devleti’ne ait arşiv kayıtlarına göre techir kapsamında olan Ermenilerin sayısı 450 bindir. Ermenilerin abarttığı o milyonlara ulaşan rakamlar ise 1920 tarihinden itibaren kademeli olarak günümüze kadar artarak kendisini göstermiştir. Bu bile, Ermenilerin gerçek rakamları abarttıklarının bir göstergesidir. Yine Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla savaş alanından Kafkasya’ya kendiliğinden göç eden yaklaşık 500 bin civarında Ermeni’nin olduğunu da ifade etmemiz lazım. Yani techir ya da kendiliğinden göç eden Ermenilerin sayısı yaklaşık 1 milyon civarındadır. Suriye’ye nakledilenlerden bir kısmı bir yolunu bularak Mısır’a, bir kısmı da deniz yoluyla Avrupa’ya ve Amerika’ya göç etmiştir. Göç edenlerden de önemli bir kısmı savaşın sona erdiği 18 Aralık 1918’de Osmanlı devleti tarafından çıkarılan geri dönüş kararnamesi ile evlerine geri dönmüştür. Geri dönenlerin yiyecek, para ve tüm ihtiyaçları yine devlet tarafından karşılanmıştır. Ermeni Patrikhanesi’nin hazırladığı Amerika arşivlerinde bulunan bir çizelgeye göre 1918’de dönen Ermeni sayısı 644 bin 900’dür. Bir kısmı gittiği ülkede kalmıştır. Yine bu çerçevede 1925’e kadar ABD resmi kayıtlarına göre 76 bin 605 Ermeni ABD’ye kabul edilmiştir. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde şunu net olarak görebiliriz; eğer gerçekten bir soykırım yapılsaydı giden Ermenilerin geri dönmesi söz konusu olmazdı.
Şu hususun altını çizmekle yükümlü hissediyorum kendimi, Ermeniler için tabii ki bazı menfaatler vardır, özellikle 4T diye tabir edilen bir kavram vardır, bunun içerisinde bu soykırım iddialarının Batılı ülkelerce tanınması, Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından tanınması, en nihayetinde bunun uluslararası mahkemelerce mahkumiyet kararıyla sonuçlanarak tazminat iddialarının ortaya çıkması demektir. Tazminat iddialarının başında da “toprak” talebi söz konusu olabilecektir.

Şunun altını çizmemiz lazım, biz Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak görevimizi layığıyla yerine getiremedik. Türk Dünyası olarak bu hepimizin sorumluluğudur. Ermeni meselesinin üç önemli boyutu vardır. Bunlardan bir tanesi tarihi boyutudur. Bir tarihçi olarak söyleyebilirim ki, meselenin tarihi boyutu açısından sınıfta kaldık. Şu yaptığımız organizasyon bile biz bize. Ne yazık ki Çarlık Rusyası arşiv belgeleri, İngiltere arşivleri, İran arşivleri, Gürcü arşivleri ve Ermeni arşivlerinden yeteri kadar istifade edemedik. Ve uluslararası geçerliği olan dillerde haklı davamızı arşiv belgelerine dayandırarak anlatamadık. Ortak tarih komisyonlarından bahsettik. Ermenilerle birlikte ortak bir tarih komisyonunun kurulamayacağını hepimiz biliyoruz, gerçekçi olmamız gerek. O zaman biz arşivlerimizi açtığımız gibi, ikili ilişkilerle diğer devlet arşivlerinden edineceğimiz verilerle tüm gerçekliğiyle tarihi hadiseyi ortaya dökmek ve bunu uluslararası dillerde yayınlar yaparak, sempozyumlar, çalıştaylar düzenleyerek dünya kamuoyunu aydınlatmamız gerekiyor. Halk düzeyinde ne yapılması gerekirdi, tabii ki “soft power” ifadesi çok doğru bir tabir. Kamu diplomasisi ile, özellikle yazılı ve görsel medya ile bunun diğer ülke halklarının nezdinde en iyi şekilde anlatılması gerekirdi ki; burada bizler, tarihçiler başta olmak üzere kesinlikle eksik kaldık. Bu tarihi boyutuydu ve bunu biz yapamadık.

İkinci boyutu, siyasidir. Geçtiğimiz yıllarda parlamentolarda, Fransa’da Ermeni soykırımı yalanını inkar etmek bile bir suç kabul edildi ve parlamentolardan da geçmeye başladı, siyasi bir dava olarak güdülüyor. Bu noktada tarihi ayağı güçlendirebilseydik, siyasi ayağında da daha etkin olabilirdik. Burada da tabiri caizse büyük bir gol yediğimizi ifade etmek istiyorum.

Kaldı elimize üçüncü boyut, hukuki boyut. Eğer bu ilk ikisini bugünden itibaren toparlamak için çalışmazsak, üçüncü boyutu bizim için çok daha ağır ve yıkıcı olabilir. Biden’ın söylemlerini kısmen önemsiyorum, gerçeklik olmasa da… Biden, Türkiye’nin özellikle Mavi Vatan’da, Libya’da, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Akdeniz’de, Karabağ’da attığı adımların faturasını kesiyor kendince. Bunu hepimiz biliyoruz. Tamamen kendi siyasi çevresine şirin görünmek, Ermeni lobilerini memnun etmek… Lobicilik konusunda geride kaldığımızı biliyorum, ülkemizde lobicilik faaliyetlerini sadece dışişleri bakanlığımız yürütmektedir ki; burada akademisyenlerin son derece yetersiz kaldığını ifade etmek gerekiyor. Burada sadece Türkiye’den bahsetmiyorum, Türk dünyasında bu işe gönül veren diğer kardeş ülkelerin de destek olması, bunları kendi kamuoyu ile de paylaşması son derece elzemdir.”
Bu haber 639 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum