Ve bu cümle; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "PKK ile PYD aynı şeydir, PYD'ye destek PKK'ya destektir." demesiyle, ABD'nin "PYD'yi terör örgütü olarak görmüyoruz. Şu anda IŞİD'le savaşanları yalnız bırakmak sorumsuzluktur" açıklamasından sadece 12 saat sonra geldi.
Şimdi, IŞİD krizinin ilk günlerine gidelim. Kılıçdaroğlu, uluslararası koalisyona Türkiye'nin katılmasını istemişti. Ortada henüz bir talep bile yokken, proaktif bir tutum takınarak. "Asker yollamayalım ama katkı sağlayalım" diye de önerisinin çerçevesini çizmişti.
Tezkereye 'hayır' oyu vermek stratejik hata mıydı, yoksa doğruydu da kamuoyuna iyi anlatamadılar mı yoruma açık.
Biraz daha geriye gidelim. CHP Genel Başkanı ile ABD'nin Ankara'dan yeni ayrılan Büyükelçisi Ricciardione peşpeşe görüşmeler yapmıştı.
İki üç ay içinde bazıları hiç duyurulmayan toplantı ve hatta yemekler. Kılıçdaroğlu'nun iki ayrı ekip halinde kurmaylarını da Washington'a gönderdiğini de hatırlatalım.
Halen, kendisinin ayrı bir ABD ziyareti gerçekleştirmesi konusunda planlamalar yapılıyor. Zamanlama ve temas trafiği üzerinde çalışıyorlar.
Demem o ki "CHP-ABD hattında" önemli bir hareketlilik yaşanıyor. Ve bugün "PYD terör örgütü değildir" çizgisinde buluşulması da "Kobani'ye destek çıkışı" da tesadüfi gelişmeler değil.
Bu olup bitenler de Hükümet'in ve özellikle Cumhurbaşkanı'nın ABD ile ilişkilerinin eski sihrini yitirdiği döneme denk geliyor.
ABD ve Erdoğan'ın son dönem tüm açıklamalarını alt alta koyunca karşılıklı bir memnuniyetsizlik açıkça görünüyor.
Bir kavga iklimi değil, bilek güreşi de değil, ne var ki; yakın dostluk ilişkilerine yakışmayacak iki taraflı aşırı temkinlilik, emrivaki adımlar ve zoraki kabullenişler görüyoruz.
Zira karşılıklı güven kaybı ve stratejik hedeflerde ayrışma yaşanıyor.
Kılıçdaroğlu işte bu yumuşak karnı gördü ve oraya yapıyor hamlelerini.
"Altı okun Washingon'la dansını" izliyoruz.
Bu dansın sonunda, son günlerde Aydınlık/İşçi Partisi üzerinden diş gösteren ulusalcıların CHP'den ayrılık valsini görürsek hiç şaşırmayalım.